Genel

Günümüzde “şehir hakkı”

İstanbul’da yerel seçimlerin yenilenmesi kararının birçok kesimde tepkiyle karşılanması, belediye yönetimleri üzerine yoğunlaşması beklenen tartışmaları gölgede bıraktı. Tartışmalar, ister istemez, “hukuk” düzleminde yürütüldü. Ben bu yazıda belediye yönetimi sorununun üç boyutu üzerinde duracağım.

Konumuz açısından yönetim, her şeyden önce, gelişme eğilimlerine bir program temelinde yön vermek ve yine bir programa dayanarak uygulanan etkinlikler bütünü olarak tanımlanabilir. Öyleyse, neo-liberal ekonomik modelin uygulanmasıyla birlikte daha da azmanlaşan kentlerimizin yaşadığı bütün sorunlar kendiliğinden/doğal bir gelişim çizgisinin değil, merkezden dayatılan bir programın, bir kentleşme anlayışının ürünüdür; sorunlar, toplumcu-kamucu planlamanın serbest piyasacı (firma ve birey düzeyinde özel çıkarcı, rantmerkezci) plansızlığa kurban edildiği; cumhuriyetle birlikte gelen insanmerkezci (hümanist) belediyecilik anlayışının, küresel merkezlerin yağma sistemi tarafından boğulduğu yönetim biçiminin/biçimlerinin sonucudur.

Rantmerkezci yerel yönetim anlayışının bugün sürekli kentsel buhranlar üretmesinin kökeninde bu yönetim biçimi yatmaktadır. Kentsel buhranların ekonomik-siyasî boyutu, kapitalist-emperyalist sistemin yol açtığı buhranların kentlere yansıması şeklinde yaşandığı için ayrı tutulabilir; fakat kültürel boyutu, toplumcu/kamucu kentleşmenin tahrip edilmesi, planlı bir gelişmenin yok sayılması neticesinde yaşanmaktadır. Toplumsal birlikteliği sürdürmek zorunda olan insan ve birlikte yaşamanın mekânı olan kent (insan-kent) ilişkisi, sosyal düzenin sürdürülmesi bakımından zorunlu olan kent kültürünün de bozulduğu bir kentsel iklimde, kentsel ranta bağımlı hâle gelmektedir.

17 yıldır ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul adayının 31 Mart seçiminden önce dile getirdiği, deprem toplanma alanlarının bile imara açıldığı itirafı trajikomik bir içeriğe sahiptir ancak durumun vahametini de gözler önüne sermektedir. Çünkü bu durum, 17 senedir Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, daha önce de başka burjuva partilerin uyguladığı özel çıkarcı programların, rantmerkezci belediyecilik anlayışının tabiî sonucudur. Bu anlayış, yöneten partinin çevresinde kümelenen çıkar gruplarının ekonomik verimliliğini esas alarak kamu hizmeti kavramını rafa kaldıran, arsa yağmasını ya da piyasasını kuralların en tepesine yazan bir gelişmeye yön vermiştir. Bütün bunlar üç aşamalı sorunun birinci boyutudur.

Sorunun ikinci boyutu ise, “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programının kentleşme düzlemindeki yansımasıdır. Bu programın uygulanmasıyla birlikte kentler, emperyalist metropollerle bütünleşecek bir gelişmenin rant alanlarına dönüşmüştür. Böylece, bölgeler ve kentler arasında eşitsiz gelişme ya da tek merkezde ve bölgede yoğunlaşan gelişme stratejisi hayata geçmiştir. Hatta tek merkezde bile gelişme eşitsiz bir yön izlemiştir. Bu gelişme modeli küresel merkezlerin gereksinimlerine göre yol almıştır; hangi kentlerin büyüyeceğine, kent içi büyümenin yönünün hangi merkezlerde yoğunlaşacağına kadar… Bugünkü çarpık kentleşmenin ve bölgeler arası eşitsizliğin kökleri, emperyalist metropollerle bütünleşme stratejisine dayanmaktadır.

Sorunun üçüncü boyutu ise, ulusal siyasetin yerel siyaseti belirlemesi ilkesinin tahrip edilmesiyle doğmaktadır. Ulusal siyasetin yerel siyaseti belirlemesi ilkesi, yukarıda iki boyutla özetlediğimiz düzlemde dün sorunların kaynağı olduğu gibi, bugün çözümlerin hareket noktasıdır. Çünkü neoliberalizmle birlikte ve günümüzde (Lefebvre’nin kavramsallaştırmasıyla) “şehir hakkı”, ulusal siyasetten bağımsız kodlanmaktadır. Bu, yerelleri çözümsüzlüğe mahkûm eden neo-liberal programın bilim üretme yönteminin siyasete yansımasının sonucu. Ulusal siyasetin temel sorunları, yerelin küçük sorunlarının gölgesi altına alınmakta ve böylece ülkenin en keskin çelişmeleri yumuşatılmaktadır. Yani “şehir hakkının” ulusal siyasetten ayrılması, bugün, emperyalist bir talep olarak karşımıza çıkıyor. İmamoğlu’nun İstanbul Anayasası önerisi bu bağlamdadır.

Şehirlerin ulusötesi sermaye tarafından talan edilmesine karşı mücadele, ulusal siyaset kapsamının dışında değil. Şehir hakkı konusunda mücadele örneği olarak sıkça belirtilen Venezuela, Brezilya gibi ülkeler de, şehirlerini, hükûmet katından korumuştu. Ulusal siyaset yok sayılarak şehirlerin ulusötesi sermayeye karşı korunması gerçekçi bir seçenek olamaz ama bir roman konusu olabilir. Lenin, Menşeviklerin “Belediye Sosyalizmi”ni eleştirirken, yerel sorunların devlet düzeninin sorunlarının önüne geçirilmesinin yanlışlığını anlatmak için, bunlar yeterliyse “sosyal devrime ne gerek var” diye sormuştu. Şehir hakkı mücadelesinin karşısına, bir ikilem olarak “yüksek siyaset” denilen ulusal siyaset konulduğu zaman, çağımızın en karakteristik teorik içeriğine muhalefet şerhi düşülmüş olur. Çünkü ulusal siyasetin sorunları ya da ülkenin beka sorunu, şehir haklarını da büyük düzeyde içerir. Özetlediğimiz kentleşme düzleminde yaşanan sorunların üç boyutu ya da kökleri bakımından üç ideolojik veçhesi tersine çevrilebilir ve mutlaka çevrilmelidir. Özel çıkarı değil kamu yararını gözeten projeler, eşitsiz gelişme sorunlarını çözmeye yönelik kapsamlı merkezî planlar, küresel merkezlerin değil Türkiye’nin merkezî gereksinimi yönünde uygulanan yerel siyasetler kentlerimizi yıkımdan ve yağmadan kurtaracak çözümdür.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı