Genel

Kim Saldırıyor?

“İyilikler dünyaya kadın ile gelmiştir.” (Bilinen en eski kadın besteci İstanbullu Kassia’nın, Doğu Roma İmparatoru Theophilos, “Kötülükler dünyaya kadınla gelmiştir” dediğinde, bu cümleyle cevap verdiği rivayet edilir.)

Marx’ın en temel tezlerindendir; emek süreci gerçekte sermayeye tabidir çünkü amacı ürün değil artık değer üretimidir; fakat burjuvazi gerçeği sinsice çarpıtır.

İnsanların bilincindeki gerçekle çelişen emek süreci algısı, burjuva ideolojisinin zaferi.

Sadece ekonomik süreçlerde değil, toplumsal yaşam içindeki tehlike ve saldırının kaynağı hakkındaki algıları biçimlendirirken de aynı ideoloji benzer bir sinsilik yapıyor: Sana saldıran toplumdur, sapkınlık topluma tabidir diyor. Sosyal medyada yaygın paylaşılan “Her yerdesiniz” sloganıyla veya sokak gösterilerinde insanlara parmaklarını ileri doğru uzattırılarak “tecavüzcü sensin, öldüren sensin” sloganı attırıldığında, ya da feminist dernekler tarafından suçun kaynağı olarak “toplumsal algı” ve “toplumsal yaklaşım”, yani insanların kafalarının içi gösterilerek aslında toplum fail olarak işaret ediliyor. Zülfü Livaneli’nin resmî Twitter hesabından 4 Aralık’ta paylaşılan ve sabitlenmiş tweet olarak seçilen “Bu kadar cinayetten sonra şunu kabul edelim artık. Bu ülke hasta.” mesajı, toplum karşıtı Hasta Adam kampanyasının aydınlar düzleminde yankılanmasıydı.

İdeoloji, yolun karşısından gelen insanı nasıl algıladığımızı da belirler. “Saldırı toplumdan gelir” dediğimizde caddede birlikte yürüdüğümüz insan tehlike olarak görünecek, tehlikenin kaynağı olarak insan ve topluma işaret edilecektir.

Mitoloji, özellikle Hıristiyan teolojisinde insanın günahkâr doğası önemli bir yer tutar. İnsanın doğa güçleri karşısında çaresizliği, burada bulunmamızın ancak bir ceza, dolayısıyla suçun karşılığı olarak açıklanmasının nedeni olabilir.

Seküler dünyada da günahkâr insan mitine daha az rastlanmıyor. Nietzsche’nin, insanüstünü övdürdüğü Zerdüşt’e, “insan aşılması gereken bir şeydir. Onu yenmek için ne yaptınız” diye sordururken, “insan kirli bir nehirdir” vaazını verdirirken, biyolojik veya toplumsal bir gelişmeyi savunmadığını, gerçekte insanın ancak doğayla ve toplumsal sistemle mücadele ederek kendisini aşabileceğinden aslında miti yeniden ürettiğini söyleyebiliriz. Günümüzde işi, insanın en yakın akraba türlerine soykırım uyguladığını, sapiens doğasının saldırganlık ve şiddet içerdiğini, dünyanın insandan önce daha güzel bir yer olduğunu, tarım devriminden itibaren insanın medeniyetiyle doğaya yıkım getirdiğini söyleyecek kadar ileri götürenler bile oldu. Daha çok anarşist bir tavırla ortaya atılan “insan doğaya müdahale etmesin ve onu değiştirmesin” önerisi ve “insan medeniyeti doğal yaşamın yıkıcısıdır” iddiası, sadece karşı-devrimci olduğu için değil, anti-hümanizmi nedeniyle de neoliberal ideoloji için oldukça kullanışlı. İnsan karşıtlığının, cinsel şiddet tartışmalarında da fail olarak toplumu gösteren yaklaşıma uygun zeminin yaratılmasındaki rolü incelenmelidir. Kent güvenliği tedbirlerine “biri bizi gözetliyor” tepkisinin, suçlarda fail olarak toplumu işaretleyen çevrelerden gelmesi de rastlantı değil. 

Cinsel içerikli şiddet konusunda toplumumuz, artık daha açık konuşabildiği için ve verdiği tepkiyle bilinç sıçraması yaşıyor. İkinci bir çizgi olarak toplumumuzun sapık ve katillerle dolu olduğu iddiası ise bir yabancılaşma biçimi. Bilimsel teori, burjuva ideolojisinden, sorunun kaynağı olarak toplumu/insanı değil sistemi işaret ederek ayrılmıştı; biraz da sorunu anlamak istiyorsak nereye bakmamız gerektiğini göstermek için kitabın başlığı “Toplum” değil “das Kapital”dir. Suçlu toplumdur diyebilmek için, ilk önce antik Yunanistan’da eşcinselliğin genelliğini kölecilikle değil Yunan genetiğiyle açıklamak, Engels’in “kadınların ortak kullanımı” olarak ifade ettiği olgunun mülkiyetle bağı olmadığını savunmak, tekke ve manastır yaşamının istismardan ayrılabileceğini iddia etmek gerekir. Eğer biri, o suçun kaynağı manastır değil “toplumsal algı” ve “toplumsal yaklaşım” yani insan beyninin içidir diyorsa, ya manastırın papazı ya da papazın adamı olmalı. Bilimsel teoriden aldığımız en temel bilgilerden biri bu. Engels’in Alman İdeolojisi’ndeki, “Fuhuşun en karakteristik yönü, yani proletaryanın burjuvazi tarafından sömürülmesinin en somut, doğrudan bedene yönelen biçimi olan yön” tespiti, cinsel ilişkinin biçimlerinin bile cinsellikten öte bir karakteristik yöne sahip olduğu anlamına geliyor.

Coğrafyalar arasında farklılıkları reddetmiyoruz; ama o farklılıkları açıklayacak olan da toplumsal sistemlerin bilimsel analizi. Bugün daha çok Kybele veya Ana Tanrıça adıyla tanıdığımız Magna Mater kültü Anadolu’da doğmuş, Batı’ya gittikçe erkek fahişeliğiyle geçinen hadım rahiplerin sapkın tarikatı halini almış; tapınma ile sapkın cinsellik iç içe geçmiştir. Hatta Roma’da Kybele’nin hadım rahipleri, kendilerini hadım ettikleri silahları sallayarak sokaklarda dolaşıyor, testislerini kestikleri vahşi hadım törenini halka açık gösteriye dönüştürerek eylemin kesinliğini sergiliyorlardı.[1] Fakat bu sapkınlık ve vahşiliğin suçlusu Ana Tanrıça değil, Akdeniz havzasının köleci üretim sistemidir.   

Şu iki noktayı da eklememiz lazım:

  1. Bilimsel kavrayıştaki gerileme, Doğu’nun “alafranga” unsurlarında kaçınılmaz olarak oryantalizm ile iç içe geçer.
  2. Her şey kötüye gidiyor tezi (kadın için hayat daha da zorlaşıyor iddiası bunun parçası), medeniyetin merkezinin yer değiştirdiği zamanda gerici bir sınıfın kendi distopyasının türevidir.  

Sosyal medyada Batı’daki tecavüz istatistikleri paylaşıldığında gelen cevaplara bakarak, orta sınıf kentlilerimizin bir bölümünün, tecavüz gibi suçları Batılıların işleyemeyeceğine, Batı’da vakalar tespit ediliyorsa bile failin ancak orada yaşayan Doğulular olabileceğine hiçbir veriye ihtiyaç duymadan inandığını söyleyebiliriz. Oysa 20. yüzyılda Kadın Sorunu en trajik biçimine emperyalist uygulamalarda, örneğin Koreli kadına ilk önce Japon sonrasında da Amerikan emperyalizminin muamelelerinde ulaştı. Özellikle sömürgecilik döneminde Batı, Doğu’yu hep dişi olarak tasvir etmiştir ve bunun altında sömürgeciliğe önderlik eden sınıfın Doğu ile ilişkisini saldırgan cinsel eylemle tanımlama arzusu yatar.

Toplumumuzun bir kesiminde Batı ırkçılığı gelişiyor dersek yanlış olmaz. Sorunun kaynağındaki bireyci sistemi görmemekten doğan boşluğu, oryantalizm dolduruyor. Avrupa’nın istatistikleri, bireyci sistemi fail olarak tespit etmeden kalıcı çözümün mümkün olmadığını gösteriyor. İstatistiklerin paylaşılmasına sosyal medya üzerinden yapılan eleştiriler, eleştiri sahibini istatistiklere yönelik bilim dışı tavır ile ortak bir zemine doğru götürecektir. Soner Yalçın da aşı karşıtlığını savunurken, gerçekleri gizlemek isteyenlerin tek silahının istatistik yalanlar olduğunu ileri sürdü. İstatistiklere yönelen iki tepkinin benzerliği altında ideolojik bir zemin var.

Toplumu savunmak lazım

Denebilir ki, toplumu da hedef alsa gösterilen tepkinin ne sakıncası var! O ideoloji tam anlamıyla topluma hâkim olursa, bir kadın yere düştüğünde yoldan geçen elini uzatamaz, biri uzatsa bile günahkâr karşı cins bilinci nedeniyle kadın güvenerek o eli tutup ayağa kalkamaz. 

Günahın kadından geldiği inancı nedeniyle Eski Ahit’te, Lut’un, Sodom ve Gomora’daki teleften sonra yaşadığı ensest ilişkisinin sorunlusu olarak, Lut’u şarapla sarhoş eden ve sarhoşluk halinden planlı şekilde yararlanarak babalarından hamile kalan kızları suçlanır. Kutsal Kitap’ta, büyük kızın Moah, küçük kızın ise Ben-ammi adlı iki erkek çocuk doğurdukları, ilkinin Moablıların, ikincisinin ise Ammon oğullarının atası olduğu söyleniyor.

Liberal yabancılaşma, bu sefer sapkınlığın nedenini erkeklik hali olarak göstererek tersten aynı cinsiyetçiliği üretiyor: Bir kez daha teolojinin güvenilmez günahkâr karşı cins kurgusuyla yüz yüzeyiz. Kurgu, sahibini kaçınılmaz olarak “kadınla erkek bir arada ve ortak mekânda olmuyor” yargısına ulaştıracaktır. Kadın düşmanlığı kadar yabancılaşma da, Orta Çağ ile güçlü bağlara sahip.  

Çok bilinen bir sahnedir: Avrupa sokaklarında biri yere düşer, çevredekiler hiç oralı olmadan, hatta yerde yatanın üzerinden atlayarak yollarına devam ederler. Bu sahne Doğulu insana garip görünür ve çoğu zaman duygu yoksunluğu olarak yorumlanır. Oysa Avrupalı doğasının bizden daha duygusuz olduğunu düşündürecek bir neden yok; sahnede ortaya çıkan duygusuzluk durumu değil, sinsice birey ile toplumu çatıştıran ideolojidir. Toplum ve insanı tehdit olarak algılamakla yere düşene gösterilen duyarsızlık arasındaki ilişki, bireyci ideolojinin teşvik ettiği davranış biçimlerini ve insana yaklaşımını inceleyebilme imkânı sunduğu için önemli. Liberal toplumlarda antihümanizm, insan-insan ilişkilerini ele geçiriyor. Feuerbach Üzerine 10. Tez, insan-toplum ilişkisinin tarihsel materyalizmin önceki materyalizm ile farklılığının temelinde yer aldığını göstermeye ayrılmıştır: “Eski materyalizmin bakış açısı burjuva toplumudur, yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır.”

Türkiye, eğer zamanı geri döndürmek mümkün olsaydı Ceren Özdemir’i korumak için o bıçağın önüne atlayacak insanlarla dolu. Toplumumuzun bu gerçeği, kadının en güçlü güvencesi. Her cinayette yükselen bilinç, toplumun kadına saldıran tortuyu baskılayabilecek güce ve toplumsal insanlığa ulaşabilecek insan kalitesine sahip olduğunu gösteriyor. Türkiye bu sorunu çözmek zorunda, zayıflayan o tortunun daha fazla ayağına dolanmasına izin veremez.

Suç hiçbir toplumda tamamen ortadan kalkmayacaktır; ama marjinalleştirilebilir. Bunun için de suçu, ideolojisiyle kavrayan bir mücadeleye ihtiyacımız var.

Kadınla toplumu birbirine tokuşturmak isteyen ideoloji, bu mücadelede kadının ve toplumun yanında yer almıyor.


[1] Lynn E. Roller, Ana Tanrıça’nın İzinde Anadolu Kybele Kültü, Alfa Yayınları, İstanbul, 2013, s. 299.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı